İşte yine mübârek mevsim olan üç aylar geldi hamdolsun. Ve gelirken yine boş gelmeyip rahmet hediyeleriyle geldi. Yorgun yüreklere kandillerini getirdi. Buyurun serinleyin, dinlenin, mânen ferahlayın, kirlerden, günahlardan arının, korunun dercesine…
Muhterem dostlar ve can kardeşlerim, gözünüz aydın! İşte yine mübarek mevsim geldi hamdolsun. Üç aylar geldi ve gelirken yine boş gelmedi, bu mübarek mevsimin rahmet hediyeleriyle geldi. Yorgun yüreklere kandillerini getirdi. Buyurun serinleyin, dinlenin, mânen ferahlayın, kirlerden, günahlardan arının, korunun dercesine…
Değerli kardeşlerim, bu sene ilk kandilimiz olan Regâib kandili, Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesi, 3 Temmuz 2008’de inşâallah. Regâib: “Çok arzulanan, özlenen, ısrarla istenen” anlamına gelir. Regâib Gecesi çok mübarek bir gecedir. Bu geceyle alâkalı rivayetlerden birisi de, Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in bu gece anne rahmine düştüğüdür. Yani ihtiyar dünyamızın binlerce yıldır hasretle beklediği Habib-i Edibine kavuşma süreci fiilen bu gece başlamıştır. Hz. Âmine validemizin, kâinata en büyük hediye ve müjde olan Hz. Muhammed (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimize “hoş geldin” deme gecesidir bir anlamda…
İkinci kandilimiz ise inşâallah 29 Temmuz Salı gecesi Mirac-ı Mübîn’dir. Biz Ümmet-i Muhammed’e Rabbimizin verdiği en büyük onurlardan birisi de, bizzat Resûlüllah Efendimizin, Rabbimizin huzuruna kadar yükseltilmesidir ki, adına mübarek kitabımız Kur’an-ı Kerim’de İsrâ Sûresi mevcuttur. İsrâ; “gece yürüyüşü” demektir. Yani Mirac gecesi Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in, Mekke’deki Kâbe’den alınarak, Mescid-i Aksa’ya, Burak’la Hz. Cebrâil’in refakatinde götürülmesidir ki; bu kısım bizzat Kur’an’da anlatılmıştır. Şüphesiz, kat’i doğru bir bilgidir. Mescid-i Aksa’dan sonraki kısım, yani göğe yükseltilme olayı olan Mirac ise, Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in anlattığı hadîs-i şeriflerde mevcut olduğu için her Müslüman’ın bu olaya başından sonuna kadar inanması gerekir. Zaman zaman mü’minlerin tertemiz dimağlarını bulandırmak için abuk sabuk görüşler ileri sürüldüğünü esefle görmekteyiz. Acaba bu tarz yorum ve kanaat sahibleri, Hz. Ebu Bekir Efendimize ne yüzle bakacaklar yarın huzur-u ilâhi’de? Hz. Ebu Bekir (Radıyâllâhü Anh) İsrâ olayını kendisine alaylı bir şekilde anlatıp, îmânını bulandırmak isteyen müşriklere hitaben; “Bu söylediklerinizi Resûlüllah mı söyledi?” dediğinde müşrikler “Evet, arkadaşın bir gecede Mekke’den Kudüs’e gidip geldiğini iddia ediyor. Ne diyeceksin şimdi? dediler. Hz. Ebu Bekir’i, “Sıddık” makamına yükselten şu muhteşem cevabı sadece o zamanın müşriklerine değil, sanki asırlar boyu hiç eksilmeyecek, sinsi ve çok yüzlü suratlara haykırırcasına diyorduki; “Hz. Muhammed demişse, doğrudur, evet bir gecede Kâbe’den Kudüs’e gidip gelmiştir. Siz ne zannediyorsunuz, bu ne ki, O [Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) bize gökten vahiy geldiğini haber veriyor, biz de ‘âmennâ ve saddeknâ yâ Resûlellah’ diyoruz.” dedi. İşte, en üstün îman olan gaybî îman, Hz. Ebu Bekir’de şekil ve vücud buluyor ve o günden sonra, kıyâmete kadar Hz. Ebu Bekir’in lakabı “Sıddık” oluyordu. Demek ki Mirac, günümüzün sıddıklarını bulmak için, her yıl bıkmadan, usanmadan gönül kapılarımıza kadar geliyormuş.
Mirac-ı Mübîn’in bizlere hatırlattığı bir başka şuur da, çevresi mübarek kılınmış Kudüs/Mescid-i Aksâ şuurudur. Zira Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in İsrâ Gecesi direkt Kâbe’den değil de, önce Mescid-i Aksâ’ya getirilişi ve oradan Mirac’a yürüyüşü bize bir şey anlatmak ister. Üstelik, Mirac Gecesi ümmete farz kılınan 5 vakit namazın, Hicret’ten 16-17 ay sonrasına kadar, Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya yönelerek kılınışını da doğru okumak gerekir. Bunlara benzer daha pek çok hadiseden de anlayabileceğimiz gibi, Mescid-i Aksâ, her Müslüman için müstesna bir öneme ve değere sahip olmalıdır. İşte tam da burada, şunu herkes kendine sormalıdır: “Benim için Mescid-i Aksâ nedir? O mübarek beldelerin bugünkü mahzun hâli ve mükedder halkı beni ne kadar ve nasıl ilgilendirmelidir? Neler yapabilirim?” Her Mirac Kandili’nde buna benzer sualleri kendimize sormalıyız ki Mescid-i Aksâ şuurumuz biraz daha gelişip artsın.
Yine mübarek üç ayların bize getirdiği hediyelerden birisi de 16 Ağustos Cumartesi gecesindeki Berat Kandili’dir. Hayatın iki cephesinde de bizlere rehber ve şefaat kitabımız olan Hz. Kur’an’da, adına husûsi sûre bulunan berat; kelime olarak “kurtulmak, afv olmak demektir. Ramazan öncesi bizlere ihsan edilen bu gece, bağışlanmamız için muhteşem bir imkândır. Zaten Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin “benim ayım” dediği Şaban ayı, adeta Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine devam eden sevgi, şefkat ve şefaatinin günümüzdeki açık bir delili gibidir. Öyleyse dostlar, Şaban ayını, hasret ve hicranıyla yandığımız Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’le ünsiyet ve irtibat kurmamıza vesile bilmeli ve salât-ü selâm, oruç ve zikrullahla meşgul olmalıyız.
Ve mübarek Şehr-i Sıyam ve Şehri-Kur’an olan Ramazan ayı işte kapılarımıza kadar yine geldi. Hoşgeldin efendim, ne iyi ettin de geldin. Oruçlarını özledik; açların halini bizzat anlamak için… Sahurlarını bekledik; uzun yollara sabırla dayanmanın, açlığa, yokluğa, dünyalıklardan uzak durmaya başlamanın ne demek olduğunu yaşamak için… İftarlarını özledik; her zorluğun, yokluğun, açlığın ardından bir kolaylığın bulunduğunu Rabbimizin bir vaad-i ilahiyyesi olduğunun canlı şahitleri olmak için…
Ey mübarek Ramazan, mukabelelerine hasret kalmıştık; okuyanı Hz. Cebrâil, dinleyeni Hz. Muhammed Mustafa (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz olan soylu sünnet-i nebînin günümüzdeki şerefli hizmetkârları olma şuuruyla…
Bu gün de mukabele okuyucuların, tıpkı Cebrâil (Aleyhisselâm) gibi Kur’an’a susamış yüreklere Kur’an tebliğcileri gibi; dinleyen mü’minlerin de Resûlüllah’ın hafızasındaki Kur’an’ın Hz. Cebrâil tarafından teyid edilişi gibi Kur’an’la buluşmanın hazzını yaşar.
Gecenin karanlığı dünyayı sardığında, gönül dünyalarımızın bunalmışlığını Teravih namazlarıyla rahata erdirmeyi özlemiştik. Zaten Teravih de “rahatlamak” demek değil midir? Sadaka-i fıtır da, bir dilim ekmeğe muhtaç fakirlere el uzatmanın, bedenimizin zekâtını ödemek oluşunu yaşamak için aylardır seni bekledik, ey on bir ayın sultanı… Rabbimizin insanlığa son hitabı olan mübarek kitabımız Kur’an-ı Kerim’in levh-i mahfuzdan Hira-Nur dağına indirilen mübarek ay; bizi Ümmet-i Muhammed kılan, izzeti ve şerefi gecelerinde ve gündüzlerinde arama tefekkür ve sohbet anlarına hasret kalmıştık.
Ve insanlığa Son Peygamberi hediye eden ay; Ramazan-ı Şerif ayı, iyi ki geldin efendim. Her sene gelişinle sanki Kuba’da Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i karşılayan Medineliler gibi heyecanlanırız. Sevinç ve maneviyat dolar mü’minlerin yüreklerine. Sahur sofralarına en güzel yemekler hazırlanır, annelerimizin, teyzelerimizin, yengelerimizin elleriyle. Sanki Eba Eyyub-el Ensârî’nin evindeymişiz gibi, “Buyur ya Resûlüllah, senin için hazırladık” dercesine. Seni bulamayınca Efendim, sevinirsin ve memnun olursun ümidiyle, garipleri ve fakirleri, talebeleri çağırırız iftar ve sahur sofralarımıza…
Hele o hüzün ve hıçkırık dolu son günlerin… Sanki babasının ayrılığını hissedip de dayanamayan Hz. Fatma’nın yüreği gibidir yüreklerimiz. Adına bile ihanet edilerek değiştirilmeye çalışılan, oruçlunun ödülü hissiyle Ramazan Bayramı’nı idrak ederiz. Kabir ziyaretleri yapılıp, akraba ve büyüklerimizin ellerini öperek, onuru incinmiş ve suratı asılmış insanlığa tebessüm ve ümit şakaları gibi sevinçler, mutluluklar ikram ederiz bu mübarek bayramımızda. Ama en önce Rabbimize teşekkür etmek için kılarız bayram namazlarımızı.
Üç aylarınız ve Ramazanı Şerifiniz mübarek olsun, selâm ve dualarımla fî emânillah…
Ömer DÖNGELOĞLU


