1.070 kere okundu

Resûlüllah’ın Yanında Sadık Bir Şekilde Duranlar – II (Ocak 2009)

Ashâb-ı Kiram her işkencenin, her hakaretin ardından en mutlu sığınak olan Resûlüllah’ın yanına yaralarını sarmaya geliyorlardı. Erkam’ın evinde, Resûlüllah kanatlarını açmış civcivlerini kanatları altında korumaya çalışan bir anne merhameti ile ashâbını topluyordu.

Ya Resûlüllah! Ashâbını kanatlarının altında koruduğun gibi, bizlerde Senin o merhametli kanatlarının altında korunmaya ne kadar muhtacız.

Mekke’de işkence tüm hızıyla devam ediyordu. Zayıf olan, tanıdığı arkası olmayanlara baskılar daha da fazlaydı. Habbab bin Eret (Radıyallâhu Anh) bu işkencelere çokça maruz kalanlardandı. Sırtına ateşte kızdırılmış taşlar yapıştırılır, sırt yağları eriyinceye kadarda kaldırılmazdı, tüm bu işkencelere rağmen yine imanında sebat ederdi.
Demirciydi Habbab bin Eret.. Bir keresinde sırtında ateş yakıp, kızdırılmış demiri eritmiş ve söndürmüşlerdi, o da can acısıyla Resülûllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e koştu. Renkten renge girmiş, dili damağı kurumuş bir şekilde Efendimize gelip dedi ki:
- Ya Resûlellah! Biz hak din üzere değil miyiz?
- Evet! Biz Hak Din üzereyiz.
- Peki ya Resûlellah! Bu zulümler bu işkenceler (biz onlara hiç bir kötülük etmediğimiz halde, ne mallarına, ne makamlarına, ne de namuslarına göz dikmediğimiz, onların canlarına kasdetmediğimiz halde) bu canımızı acıtan, yüreğimizi sızlatan bu işkenceler ne zaman bitecek ya resülûllah?
Ve Hz. Habbab sırtını dönüp gömleğini sıyırdığında, Resülûllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) belki at nalı büyüklüğünde büyükçe bir yerin, hala yarasının fokur fokur kaynadığını, Hz. Habbab’ın sırtında dağlanmış ateşlerin söndürüldüğünü ve etinin kemiklerine kadar eritildiğini görünce; O Rahmet Peygamberinin gözleri yaşla doldu. O nemli gözlerle buyurdu ki:
- Ey Habbab sabret! Sizden önce de bunlar olmuştu. Hatta sizin başınıza gelenlerden daha ağırlarını gördü bu insanlık. Öyle ki; sizden önceki ümmetlerde bir adamın derileri demir tarakla taranır, sinirleri kemiğinden sıyrılırdı da bu işkence onu dininden döndürmezdi.
Testere başının saç ayrımına konur ve iki parçaya bölünürdü; bu da o adamı dininden döndürmezdi. Allah-u Teâlâ muhakkak bu dini tamamlayacaktır. San’a’dan kalkan yolcu Hadramevt’e kadar içinde Allah korkusundan başka hiç bir korku olmadan gidebilecek.
Hz. Habbab acının tesiriyle, teselli olmak için geldiği peygamber kucağında aldığı bu öğütle teselli oluyordu. Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in etrafında halkalar kurmuş bu gençler; işte Habbab’lar, Bilâl’ler, Musab’lar, Medine yüzü görünceye kadar ne çileler ne acılar çekmiştiler.
Habeşistan dönüşü sonrasında yapılan işkencelerden Mus’ab bin Umeyr’de nasibini alanlardandı. Diğerlerine yaptıkları gibi hakaret etmeler, aşağılamalar, zaman zaman tartaklamalar, o güzel yüzlere, nur simalara utanmadan tükürmeler; Mus’ab’da o çileleri çekiyordu.
Peygamberimizin “Mus’ab’dan daha güzel saçlı, daha güzel yüzlüsü yok” dediği Mus’ab’a da yapıyorlardı bunları. Kıymetli okurlarım! Senin benim başıma gelenler, senin benim başıma isabet edenler acaba çile midir? En ufak bir şeyde “bunaldım, daraldım artık yaşayamıyorum. Sıkıldım, bu dünyada yaşamak istemiyorum” diyenler, Mus’ab bin Umeyr’den daha çoğunu mu çekti Allah aşkına.. Hem sonra ne derdimiz var ki?
Hayatı paradan ibaret görenler; hayatı makam ve sandalyeden, şehvetten ve şöhretten ibaret görenler; üç kuruş dünyalık menfaati kesilince, bunlardan, bu oyuncaklardan biri elinden alınınca onun bütün dünyası gitmiş gibi olur, ama Mus’ab; “değil mi ki tüm bunları ben Müslüman olduğum için, ben Hz. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)i sevdiğim için yapıyorlar, bu bana Allah katında verilmiş bir ödüldür, bundan dolayı üzülmüyorum!” diyordu. Ve inanıyordu ki bir gün herkes yaptığından dolayı utanacak, kirli yüzlerini silecek ve güllerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanına koşacak.
Ashâb-ı Kiram her işkencenin ardından, her hakaretin ardından en mutlu sığınak Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanına yaralarını sarmaya, Onun cübbesinin altında dinlenmeye geliyorlardı. Erkam’ın evinde, Resülûllah kanatlarını açmış civcivlerini kanatları altında üşütmemeye çalışan bir anne merhameti ile topluyordu. “Bizde ne kadar muhtacız ya resülûllah! Ashâbını kanatlarının altında dinlendirdiğin ve koruduğun gibi, bizlerde Senin o merhametli kanatlarının altında korunmaya ne kadar muhtacız. Ama biz inanıyoruz ve biliyoruz ki, bir Müslüman Sana “Salât-ü Selâm” gönderdiğinde sen gene kanatlarını açacaksın; o zorda kalmış, darda kalmış, rûhunu inim inim inleten günahların altında ezilen ümmetine Mus’ab bin Umeyr’e sarıldığın gibi mânen sarılıyorsun, buna gönülden inanıyoruz Ya Resûlellah! Rabbimizin “Harisun Aliykum” “size çok düşkün bir peygamber” dediği, bize delicesine aşık olmuş, bizi gözü kara sevda dediğimiz şekilde seven en günahkâra bile şefaat-i uzmasını saklamış Nebiy-i Zişan…
Geçen yazımızda Hz. Mus’ab’ı anlatmıştık, en çok etkilendiklerimizden birisidir o…
Bilâli Habeşî (Radıyallâhu Anh)’ı, Hz. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) efendimiz satın alıp da, hürriyetine kavuşturunca, Hz. Bilâl yerin altından adeta gün yüzüne çıkmıştı. Yani Bilâli Habeşî’ye İslâmiyet hem şeref kazandırmış, bununla beraber hem de hürriyetini kazandırmıştı. Oysa Mus’ab bin Ümeyr’e İslâm şeref kazandırmış, imân kazandırmıştı ama bütün varlığı, dünyanın bütün zenginliği de ondan göçüp gitmişti. Dolayısıyla buna bakarak ben derim ki; “Mus’ab bin Umeyr’in imtihanı, Hz. Bilâl’in imtihanından daha az değildir, kim bilir belki daha ağırdır.” Varlıktan sonra, yokluk; süslü ve pahalı elbiselerle gezerken, eski püskü elbiseler içinde gezmek… Mekke döneminde Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onu Medinelilerin yanına katıp göndermeden önce, birgün Mekke sokaklarında gördüğünü anlatıyor. Mekke sokaklarında Hz. Mus’ab bin Umeyr açlıktan susuzluktan yarı baygın vaziyette, eski ve yırtık elbiseler içerisinde ayakları yerlerde sürünürcesine yürüdüğünü görünce, Resülûllah (Aleyhisselâm) Hz. Mus’ab’a hiç belli etmeden ona hiç seslenmeden, sessiz gözyaşları dökerek diyordu ki; “Allah’ım şu Mus’ab Mekke’de en pahalı elbiseleri giyen biriydi. Şu Mus’ab bin Umeyr Mekke’de en pahalı kokuları sürünen biriydi o bunların hepsini Senin dinin için, Senin adın için, terk etti ya rabbi!” ve Hz. Mus’ab’a duâlar ediyordu. Mus’ab bin Umeyr’in imtihanı az mı zannediyorsunuz? Bir hac mevsiminde Resülûllah (Aleyhisselâm) hacı çadırlarını gezerken altı tane Medineli, iman edip Müslüman olmuştu. Ertesi sene onlar on iki kişi olarak geldiler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e; “Ya Resûlellah! Bize dinimizi öğretecek birini gönderir misin?” dediler.
Efendimiz onlara İslâm’ı anlatmak ve öğretmek üzere kimi gönderecek? Medine’ye gidecek ve Resülûllah’ı temsil edecek elçi kim olmalı?
Ve ashâbı içinden Mus’ab bin Umeyr’i seçiyor ve Medine’ye onu gönderiyor. Halbuki şöyle bir baktığımızda ashâbın içinde daha âlim olanları var, daha çok Resülûllah ile beraber olmuş olanlar var, ama güzel konuşmak, meseleyi etraflıca izah edip muhatabını ikna etmek, ilk intibah, ilk diyaloglar çok önemli şeyler…
Bir insanla ilk görüşmenizde, tanışırken yüzüne bakarsın, yüzde doksan göze bakarsın, işte Mus’ab bin Umeyr’i Allah Resûlünün seçme hikmetlerinden birisi de, onun güzel yüzlü oluşu. Ümmet-i Muhammed’in Yusuf yüzlü güzeliydi O… Hele Mus’ab bin Umeyr’in gözleri bakanlara adeta can katardı. Keşke yüzüne bir kere bakabilseydik ey Mus’ab, rüyalarımıza gelmez misin? Nice gençler var; senin adını duyup da, senin hatıralarını dinleyip de yüreği yanan, burnunun direği sızlayan nice aşıklar var, onlar hatırına rüyalarımıza misafir olmaz mısın?
Rabbim bizleri de Mus’ab bin Umeyr’i görmeye layık eyleyip, onu görenlerden eylesin!
Zira Cennete kadar beklemek insana zor geliyor. O zaman kadar beklemek, bu hasret ağır geliyor da kimisi Çeçen dağlarında Mus’ab bin Umeyr oluyorlar, kimisi Filistin’de Mus’ab’ın rolüne daha dünyada soyunuyorlar. Mus’ab bin Umeyr (Radıyallâhu Anh) kiminin hayatına geliyor demek ki. Bazen “bırak şu dünyayı, oyun oynamayı da yürü Allah’a” derler adama. İşte Bayram Hocamız, mekanı cennet olsun bazen de böyle geliyor demek ki.
Mus’ab bin Umeyr’i böyle kısaca anlatmak mümkün değil, İslâm adına çok şeylere katlanan, Medineyi İslâm’a hazırlayan, Peygamber (Aleyhisselâm)ın ardından gözyaşı döktüğü bir kahramandır. Bütün gençlerin yüreğinde bir bayraktır, bir bayrak olmalıdır Mus’ab bin Umeyr.
Allah-u Teâlâ, Mus’ab bin Umeyr’in sîmâlarıyla dirilmiş Medine’liler gibi, güzel öğütler almayı bizlere nasib eylesin.
Amin!

Ömer DÖNGELOĞLU

3 yorum to “Resûlüllah’ın Yanında Sadık Bir Şekilde Duranlar – II (Ocak 2009)”

  1. 1
    AYDIN ERGİN yazmis:

    selamun aleyküm, Allah sizlerden razı olsun bizlere Peygamber efendimizi ve sahabeleri çok güzel bir şekilde anlatıyorsunuz. Allah’ ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun

  2. 2
    efe yazmis:

    SELAMUN ALEYKÜM HOCAM ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN.

  3. 3
    Rasim Yılmaz yazmis:

    EsSelamu aleykum sevgili hocam kıymetli hemşerim ömer abim sana sevgi saygılarımı göndeririyorum Allah ebeden daima razı olsun zevkle dinliyor ve okuyorum ashabı yazı diliyle de anlatmanı yazılarını okumayı ümit ediyorum..bizler icinde dua buyurun inş. Rabbim yolumuzda bizleri muvavfak etsin Hamd alemlerin Rabbi olan Allaha .Selatu selamlar peygamberimiz Hz Muhammed’s.a.v al ve ashabına olsun …EsSelamu Aleykum..!!

Yorum Yazin