Bir sahabi düşünün ki, Sevgili Peygamberimizi evinde yedi ay kadar misafir etmiş bahtiyar bir insan, Medine’de kalıp Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in dizinin dibinde yatmak varken, 840 küsür sene mezarı bile belli olmadan Bizans topraklarında yatacak, bir gün Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Selem)in sözünü gerçekleştirecek nesil gelecek diye…
Ârifan
dergimizin kıymetli okurları, hepinizi hürmet ve muhabbetle
selâmlarken, duâ eder, duâlarınızı beklerim. İşte bir yeni yazımızda
daha siz aziz kardeşlerimle yine beraberiz.
Âlemlerin Rabbine sonsuz hamdü senâlar olsun. Salât ve selâm, tahiyyât-ü ikram Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e O’nun Âl ve Ashâbına ve cümle ehl-i imânın üzerine olsun.
Mayıs ayını diğer aylardan farklı kılan husus bilindiği gibi
İstanbul’un fethinin bu ayda gerçekleşmiş olmasıdır. İstanbul’un
fethinin sadece bizim tarihimiz için değil, tüm dünya tarihi açısından
önemini sanırım bilmeyenimiz yoktur. Zîra bu Feth-i Mübin; çağlar açıp,
çağlar kapatan muhteşem bir hadisedir.
İstanbul’un fethi her yıl ülkemizde çok çeşitli etkinliklerle
kutlanmakta ve anılmaktadır. Bizler de buradan, başta Fatih Sultan
Mehmed Han olmak üzere fethin tüm ümera, vüzera ve askerlerini rahmet,
minnet ve duâlarla anıyoruz. Rabbim cümlesinin makamını cennet eylesin.
Mevlâ bu cennet vatanımızı kıyamete kadar elimizden almasın, almak ve
bölmek isteyenlere de imkân ve fırsat vermesin.
Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Selem)in
mübarek bir hadîs-i şeriflerinde işaret buyurdukları “İstanbul bir gün
elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel bir komutan, onu
fetheden asker ne güzel bir askerdir.” sözleri sebebiyle, taa sahâbe
efendilerimiz zamanında bu fethin hülyâları ve teşebbüsleri başlamış
olup, Hz. Ebû Eyyüb el-Ensarî (Radıyallâhü Anh) Hazretleri de
ilerlemiş yaşına rağmen bu sebeple taa Medine den kalkıp İstanbul
surlarının dibine kadar gelmiş, ama fethi göremeden vefat etmiştir. O
büyük sahabî, vefatı halinde nâşını surlara en yakın yere kadar
götürülmesini ve oraya defnedilmesini vasiyet etmiştir. Bu büyük bir
ruh halinin tezâhürüdür. Ve bu gün yetişen nesillerimize aktarmamız
gereken diriltici iksir, işte budur. Düşünün ki bir sahabî üstelik
Sevgili Peygamberimizi evinde yedi ay kadar misafir etmiş bahtiyar bir
insan, Medine’de kalıp Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in dizinin dibinde yatmak varken, 840 küsur sene mezarı bile belli olmadan Bizans topraklarında yatacak, bir gün Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Selem)in sözünü gerçekleştirecek nesil gelecek diye…
Bizans’ın Fatih’i elbet bir gün gelecek diye hasretle bekleyecek
oracıkta. Resûlüllah’ın her sözüne “işittik ve itaat ettik” makamında
îmân etmiş o Asr-ı Saâdet nesli sanki “acaba, sahâbeye bile nasip
olmayan bu müjdenin sahibi olacak komutan ve askerleri kim?” diye
merakla surların dibinde Fatih’in geleceğini beklemiş.
Hem de ne sabırla… Bir gün değil, beş gün değil, tam 840 sene
beklemek… Sahâbe aşkı, sahâbe sabrı, sahâbe îmânı lazımmış, demek ki…
Bir başka açıdan bakarsak bu fotoğrafa şöyle de diyebiliriz. Hz. Ebû Eyyüb el-Ensarî (Radıyallâhü Anh)
adeta, “madem bu müjdeye ben nail olamadım, bâri o fethin ordusu
İstanbul surlarından içeri girerken benim üzerime basıp geçsinler ve
kabrimden ben onları seyredeyim. Kimmiş bu, Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in asırlar öncesinden görmediği halde övdüğü İslam’ın yiğitleri?” der gibiydi.
Demek ki aşkı olanın sabrı da olması gerekiyormuş. Sahâbe
Efendilerimize nasip olmayan bazı müjdeleri, Cenab-ı Hak yeri ve zamanı
geldiğinde dilediği kimseye nasip edermiş. Ve bazı sevdalar için 850
sene küfrün ayakları altında sabretmek lazımsa onu göstermek
gerekirmiş. Pazarlıksız, acele etmeden gayret etmek lazımmış.
İşte burada şöyle bir tespit yerinde olur sanırım. Zaman zaman
vefat eden kardeşlerimizi Eyüp Sultan mezarlığına defnetmek için olması
gerekenden fazla gayret gösterenleri görüyoruz. Oysa yakınına
defnedilmek istediğimiz Hz. Ebû Eyyüb el-Ensarî (Radıyallâhü Anh)ın
bizzat kendisi Resûlüllah’ın Medine’sinde yatması mümkün iken o
Resûlüllah’ın bir (hadîsi şerifini) mübarek sözünü ispat etmek için
doğup büyüdüğü beldeyi tayyibeyi terk etmiş, hiç bilmediği bu
topraklarda vefat etmiştir. Buradan anlıyoruz ki sahâbeyi kiram
(Tahiyyât-ü İkram) Efendilerimiz, Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in
bir emrini ya da tavsiyesini yerine getirmeyi, onun yanı başına
defnedilmeye tercih etmişlerdir. Bize de lazım olan ruh ve şuur işte bu
olmalıdır.
Aziz dostlar eğer bizim de hayatımızın bir kenarında Resûlüllah’ı
hoşnut edecek bir gayretimiz olursa, katında hiçbir çabanın zâyi
olmadığı Cenâb-ı Hak Teâlâ, bizim o amelimizi Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e bildirecek ve nerede vefat edersek edelim ruh âleminde inşâallah Resûlüllah’a komşu olacağız.
Saygıdeğer okur kardeşlerim, bir kez daha fethin asil simâlarını
erinden, Fatih Sultan Hazretlerine kadar cümlesini rahmet ve şükranla
yad ederken, Rabbim o mübarek ecdâda lâyık evlatlardan olmayı cümlemize
nasip eylesin. Selâm ve duâ ile Cenâb-ı Hakk’a emanet olunuz…
Ömer DÖNGELOĞLU


